“34. İl Müftüleri İstişare Toplantısı” Haymana’da başladı

“34. İl Müftüleri İstişare Toplantısı” Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ve Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’ın katıldığı açılış programıyla Haymana’da başladı.

“34. İl Müftüleri İstişare Toplantısı” Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ve Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’ın katıldığı açılış programıyla Haymana’da başladı.

81 İl Müftüsünün, Diyanet İşleri Başkanlığının üst düzey yöneticilerinin katıldığı istişare toplantısında bir konuşma yapan Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Cumhurbaşkanımızın imanını, ihlasını, amelini, Kuran’a ve sünnete sadakatini, Allah ve Resulüne olan sevgisini ve bağlılığını, gerektiğinde bunlar için canını feda etmekten çekinmeyecek bir imana sahip olduğunu kimse tartışamaz. Kimsenin bunu tartışmaya hakkı yoktur” dedi.

Bozdağ, Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasa’da yer alan, Cumhuriyetin hemen sonrasında kurulmuş olan, Osmanlı Devleti’nde de farklı bir şekilde varlığını sürdüren kadim teşkilatlardan biri olduğunu söyledi.

Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinde pek çok tartışmanın yapıldığını, bu tartışmaları yapanların bir kısmının, Diyanete gerçekten karşı olduğunu, memleketin dört bir yanından sağlıklı bir biçimde din hizmetinin verilmesinin rahatsızlığını yaşadığını belirten Bozdağ, Diyanetten “alan daralttığı” için rahatsız olanların da bulunduğunu ifade etti.

Diyanet İşleri Başkanlığının; birliğin, dirliğin çimentosu kuruluşlardan bir tanesi olduğunu vurgulayan Bozdağ, “Sadece bugün değil, Türkiye Cumhuriyeti devleti var olduğu sürece Diyanet İşleri Teşkilatı muhafaza edilmeli ve yaşatılmalıdır. Herkesin de bu teşkilata sahip çıkması, daha başarılı olması için yol gösterilmesi gerekiyorsa elbette yolunu da göstermesi, tavsiyelerde bulunması son derece önemlidir” diye konuştu.

Bozdağ, Diyanet İşleri Teşkilatına, imamlara, vaizlere ve diğerlerine karşı bir mücadele içerisinde olunduğu zaman en büyük zararın, bu teşkilat ile toplumun birlik ve beraberliğine verilmiş olacağını kaydetti.

Diyanet İşleri Başkanlığının, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak, milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, toplumu din konusunda doğru bir biçimde aydınlatma, ibadet yerlerini yönetmeyle görevli bir teşkilat olduğunu anımsatan Bozdağ, Başkanlığın, özel kanunla ve Anayasa’da verilen görevleri yerine getirmekle vazifeli olduğunu ifade etti.

Başkanlığın bugüne kadar bu görevleri bir şekilde yerine getirdiğini, çok iyi işler yaptığı gibi, eksik bıraktığı, belki yanlış yaptığı işlerin de olduğunu belirten Bozdağ, “Bunlar üzerinden kendimize bir öz eleştiri yapıp ‘gelecekte daha iyiyi, daha doğruyu, daha faydalıyı nasıl yaparız’ üzerinde kafa yormamızda büyük fayda var. Bu toplantılar, bu anlamda Diyanet İşleri Başkanlığının sunduğu hizmetlerin, her yönüyle ele alınması ve daha iyi yapılması konusunda bize büyük destekler sağlayacaktır” dedi.

Diyanet İşleri Başkanı Erbaş

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş ise konuşmasında, Dini alanda yaşanan bilgi karmaşası, yanlış dini algı ve tasavvurların, bireysel ve sosyal sorunlara neden olduğunu kaydetti.

Dinin bilgisizliğe ya da sağlam temellere dayanmayan yaklaşımlara terkedilmesinin üzücü sonuçlarının yaşandığına dikkat çeken Başkan Erbaş, “Doğru şekilde karşılanmayan her ihtiyacın istismara açık olduğunu, bugün daha yakından görüyoruz” dedi

Ümmetin vahdetinin önündeki en büyük engel ve kavganın altında yatan en temel etkenin hem Kur’an, sünnet ve medeniyet alanında yaşanan hem de İslam coğrafyasında oynanan oyunlar ve senaryolar konusundaki bilgisizlik olduğunu vurgulayan Başkan Erbaş, İslam, insanlığın umudu ve geleceğidir. Hayatın, milletimizin ve dünyanın sorunlarını ancak İslam’ın bilgi, hikmet, feraset yüklü bakışıyla çözebiliriz” şeklinde konuştu.

“İslam’ın zaman ve mekâna göre değişmeyen, başta tevhid olmak üzere inanç esaslarına dair sabiteleri; varoluşa, insana, hayata, çevreye dair evrensel ilkeleri, ahlaki değerleri vardır” diyen Başkan Erbaş, şöyle konuştu:

“Dinin değişmez sabiteleri dışında kalan ve içtihadın mümkün olduğu alana dâhil olan bazı fıkıh hükümlerini, değişen şartlara göre gözden geçirmek dinde reform yapmak anlamına gelmez. Aksine bu davranış, İslam’ın evrensel hakikatlerini, onların özüne dokunmadan her çağa ve topluma aktarmak ve hayata ilahî bildirimler doğrultusunda rehberlik etmek demektir. Dolayısıyla çağın ve ümmetin meselelerine İslam’ın perspektifiyle, ortak akıl oluşturularak makul ve uygulanabilir çözümler üretilmelidir. Çünkü Sosyal gerçeklikleri ve yaşanan hayatı göz ardı eden her din ve düşünce hayatın dışında kalmaya mahkûmdur. Her hâlükârda İslam’ın sabiteleri ve dinamik dünyası, bilgi ve metodolojiye dayalı bir uzmanlık alanı olup ilmî ve bilimsel bir disiplin içinde konuşulmalıdır. Din İşleri Yüksek Kurulumuz ile İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerimiz bu konuda yetkin kurumlardır. Sahih dini bilginin üretildiği ve güncellendiği ilim merkezleridir. “

Müslümanların Kur’an-ı Kerim’in rehberliğinde ve Hz. Muhammed’in izinde hikmete dayalı köklü bir ilim geleneğiyle insanlığın ufkunu aydınlattığını ifade eden Başkan Erbaş, konuşmasında şu başlıklara değindi,

“Kadının haklarını, onurunu ihlal eden yaklaşımların İslam’la ilişkisi olamaz”

Yüce dinimiz İslam’a göre insan mükerrem bir varlıktır. Dolayısıyla kadın ve erkek arasında, yaratılış gayesi, varoluş değeri ve kulluk sorumluluğu açısından hiçbir fark yoktur. Kadının haklarını, onurunu ve iffetini ihlal eden bütün tavır, davranış, tutum, düşünce ve yaklaşımların İslam’la ve insani değerlerle ilişkisi olamaz. Kadına dönük şiddet merkezli eylem ve söylemin, Rahmet ve esenlik dini olan İslam’dan referans bulması asla mümkün değildir. Şiddete meşruiyet sağlayan, merhameti öteleyen ve kadını rencide eden hiçbir gelenek, örf ve anlayış İslami olamaz. Başta çocuk istismarı olmak üzere her türlü cinsel taciz ve istismar insanlık dışı bir tutumdur. Bu yüz kızartıcı, utanmayı utandıran bu çirkin davranış akılla vicdanla bağdaştırılamaz.

“Çocuk yaşta evliliği uygun görmek hakka, hakikate ve vicdana karşı en büyük suçtur”

Aile sorumluluğunu taşıyacak çağa gelmeden, çocuk yaşta evliliği uygun görmek, hakka, hakikate ve vicdana karşı en büyük suçtur. Bugün kadına şiddet ve çocuk istismarının sebepleri üzerine derhal, bilimsel, kapsamlı ve ciddi çalışmalar yapılması ötelenemez bir sorumluluk haline gelmiştir. Buradan açıkça ifade ediyorum; Başkanlığımızın, bütün birimleriyle, müftüleriyle, merkez ve taşra teşkilatıyla, bütün din görevlileriyle, Kur’an kursu öğreticileriyle, birinci ve en büyük vazifesi kadına şiddet ve istismarın her türlüsüyle mücadele etmektir. Kadın onuru ve kız çocuklarının hakları ve eğitimi için çalışmaktır. Yine zaman zaman gördüğümüz aile cinayetleri, cinnet vakıaları toplumsal sorumluluğumuzu, kardeşlik duyarlılığımızı, mümin olarak vazifemizi yeniden muhasebe etmemiz gerektiğini göstermektedir. Bizim cenneti göstererek rehberlik edemediklerimiz, bunalımların girdabında cinnete mahkûm olmaktadır.

“Bugün önemli sorunlarımızdan birisi din istismarıdır”

Bugün önemli sorunlarımızdan birisi din istismarıdır. Yüce dinimiz İslam değişik isim, görüntü, tutum, davranış ve söylemlerle maalesef istismar edilmektedir. Dinin temel kaynaklarına ve akla aykırı, gerçeklere dayanmayan söylemler, hikâyeler, rüyalar üzerinden din anlatarak vatandaşlarımızın saf duygularının istismar edildiğine dini duygularının sömürüldüğüne şahit oluyoruz. Dinin ticari kaygılar için kullanılması ve menfaate alet edilmesi istismardır. Toplumun genelini ilgilendirmeyen tarihte kalmış, belki özel alanda ilim adamlarının konusu meseleleri herkesin önünde tartışmayı anlamsız ve faydasız buluyorum.

“İslam söz konusu olunca herkes popülist söylemlerden kaçınmalıdır”

Milli birlik ve beraberliğimizi zedeleyen, barış ve huzuru bozan, ayrıştırıcı ve tefrikaya sebep olan anlayışlar İslami olamaz. Dolayısıyla İslam’ın hakikatleri söz konusu olunca herkes, aceleci ve popülist söylem ve yaklaşımlardan kaçınmak zorundadır. Yanlış bilgilerle, din konusunda toplumumuzu ayrıştırma ve aldatmaya yönelik faaliyetlere, dinin asli yapısını perdeleyen söylemlere karşı Diyanet İşleri Başkanlığı gerekeni yapacak ve hakikati ortaya koymaya devam edecektir.

“Din istismarı konusu bir güvenlik meselesine de dönüşmektedir”

Din istismarı konusu bir güvenlik meselesine de dönüşmektedir.  Referansını dinden aldığını iddia ederek toplumda bozgunculuk yapan FETÖ, DEAŞ, Boko Haram gibi terör örgütlerinin, Müslümanlara, birlik beraberliğimize ve geleceğimize verdiği zarar ortadadır.

“Hakikati söylemek kadar hakikati doğru bir yöntemle söylemek de önemlidir”

İslam elbette bütün müminlerin ortak inancıdır ve değeridir. Hiçbir kurumun ve kişinin tekelinde değildir. Ancak herkes İslam hakkında konuşurken hak ve hakikate karşı sorumluluğun gereği olarak dikkatli olmak durumundadır. İslam’ın ilkelerini ve ufkunu yanlış ya da eksik anlamaya yol açabilecek, hatalı söz ve eylemlerden kaçınmalıdır. Hayati bir ilke olarak hakikati söylemek kadar, hakikati doğru bir yöntemle, açık ve anlaşılır bir üslupla, zamana, mekâna ve muhataba uygun olarak, konuşmak da aynı şekilde önemlidir ve ihmal edilmemelidir.

“Bilgiyi aktarırken bağlamından koparmadan, habercilik ilkelerine sadık kalmak ciddi bir sorumluluktur”

Gerekli araştırmayı yapmadan, sadece duyum ve algılar üzerinden Diyanet İşleri Başkanlığı gibi halkımızın göz bebeği bir kurum hakkında gerçeğe dayanmayan haber ve yayın yapmanın en azından milletimize karşı haksızlık, haber ve meslek ahlakına kayıtsızlık, millet varlığımıza ve geleceğimize vefasızlık hatta İslam’ın kendisine saygısızlık olduğunu düşünüyorum. Bilgiyi aktarırken bağlamından koparmadan, hedef göstermeden, çarpıtmadan habercilik ilkelerine sadık kalmak ihmal edilmemesi gereken ciddi bir sorumluluktur.  Dolayısıyla medyanın her alanında,  İslam’ın ilkeleri ve toplumun değerleri ile ilgili konularda haber ve yazı yazanlar doğru bilgiye ulaşma azmiyle gerekli inceleme ve araştırmayı yaparak sorumluluk bilinci ile hareket etmelidir.

“İnsanlığın yaşadığı sorunları, sadece İslam’ın ilkeleriyle çözebiliriz”

Son ilahi mesaj Kur’an-ı Kerim’in rehberliğinde ve Hz. Muhammed (SAV)’ın izinde Müslümanlar hikmete dayalı köklü bir ilim geleneği ve büyük medeniyetler kurmuşlar ve insanlığın ufkunu aydınlatmışlardır. Ancak modern zamanlar dediğimiz ve Müslümanların dünya coğrafyasından çekilmek zorunda kaldıkları son iki asır boyunca, insanlık savaşlar, yoksulluk, terör eylemleri, ümitsizlik, gibi devasa sorunların kuşatması altında tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşıyor.

İslam dünyası olarak da sıkıntılı süreçlerden geçiyoruz. İslam coğrafyasının şehirlerinden Gazze’den, Şam’dan, Sana’dan, Kabil’den, Trablus’tan, Mogadişu’dan, Myanmar’dan, acılar, hüzünler, feryatlar yükseliyor. Dünya insanının yarısı açlık ve sefaletle boğuşuyor. 100 milyondan fazla insan ülkesini zorunlu olarak terk etmiş ve mülteci olarak ayakta kalmaya çalışıyor. İnsanlığın merhamet fotoğrafının hangi karesine baksak hüzün ve matem var. Açık ve önemli bir hakikat olarak ifade etmeliyim ki, bugün coğrafyamızın, ümmetin ve insanlığın yaşadığı ve karşı karşıya olduğu sorunları, sosyal, kültürel, manevi hatta siyasi krizleri sadece İslam’ın ilkeleriyle çözebiliriz. Bunun için öncelikle Müslümanlar kendi içlerinde vahdeti gerçekleştirmelidir.

“Müslümanların en temel sorunu parçalanmışlıktır”

Bugün Müslümanların en temel sorunu parçalanmışlıktır. Bir vücudun azaları gibi birbirine duyarlı, bir binanın tuğlaları gibi birbirine bağlı ve bir tarağın dişleri gibi yan yana olması gereken Müslümanlar maalesef imamesi kopan tespih taneleri gibi dağılmışlardır. Coğrafi parçalanmışlık zihinsel dağınıklığı beraberinde getirmiştir. Dağınıklığın neticesinde gücünü ve ihtişamını kaybeden İslam coğrafyası, siyasi, kültürel, iktisadi açıdan emperyalist müdahalelere ve meydan okumalara ciddi şekilde karşı koyamamış, kendini savunamamıştır.

“Ümmetin vahdet bilincine yönelik ciddi müdahaleler var”

20. yüzyılın başından itibaren ümmet coğrafyasının siyasal, kültürel, ekonomik, askeri açıdan müdahalelere ve istilalara maruz kaldığını hepimiz biliyoruz. Ancak bütün bunların ötesinde özellikle son asır boyunca İslam coğrafyasının inanç dünyasına, medeniyet değerlerine, ümmetin ortak zeminine, vahdet bilincine ve özgüvenine yönelik ciddi müdahalelerin varlığına şahit oluyoruz. Irk ve mezhep eksenli kavgaların, yapay sınırlar ve ideolojik yaklaşımlar üzerinden yapılan tartışmaların ümmetin varlığını tehdit eder boyuta geldiğini görüyoruz.

Dini kavram ve sloganları kullanarak, İslam’ın en mukaddes değerlerini ve kavramlarını istismar eden terör örgütlerinin, vekâlet savaşları ve taşeron fitne topluluklarının İslam diyarlarını harabeye çevirdiklerini müşahede ediyoruz.

“Vahdete dair çalışmalar yapmak zor değil, yeter ki önyargısız konuşalım”

Elbette yaşanan acıların, küresel müdahalelerle, uluslararası faktörlerin sömürgeci politikalarıyla ilgili boyutunun varlığı inkâr edilemez. Yaşanan her travmanın küresel emperyalizmle elbette ilişkisi var. Ancak bu durum, sorunlarımızı tamamen harici unsurlara indirgeyerek, sorumluluklarımızı ve hatalarımızı görmezden gelmeye mazeret olamaz. Kabul edelim ki bizim ümmet olarak maalesef çok ciddi hatalarımız, zaaflarımız ve ihmallerimiz var. Bunun için öncelikle vahdete dair çalışmalar yapılmalıdır. Bu zor değildir. Yeter ki önyargısız konuşalım, birbirimize güvenelim, gücümüze inanalım, sorunların gerçek sebeplerine odaklanalım. Ötekileştiren, suçlayan değil, yapıcı ve ikna edici bir dil kullanalım.  İslam toplumları olarak bizler, kendi aramızda beraberlik ve dayanışmayı güçlendirdiğimizde, imkânlarımızı birleştirerek ortak çalışmalarımızı geliştirdiğimizde coğrafyamızdaki birçok sorun kolayca çözülecektir. Güçlü ve müreffeh bir İslam dünyası aynı zamanda bütün insanlığın huzur ve güvenini de temin edecek, hak, hukuk, adalet, emniyet arayan insanlığın vicdanı ve umudu olacaktır.

“Irk ve mezhep kavgaları bu coğrafyaya başkalarının bıraktığı ölümcül bir virüstür”

İslam hiçbir mezhep ya da meşrep ile özdeşleştirilemez. İslam hakikatin kendisidir ve bütün alt yorumların üstündedir. Bugün herhangi bir mezhep, grup, meşrep ya da yaklaşım temelinde değil İslam’ın ilkeleri bağlamında düşünmeye mecburuz. Ümmetin vahdetini bozmak için kullanılan fay hatlarından biri de mezhep ve meşrep farklılıklarıdır. Irk ve mezhep kavgaları bu coğrafyaya başkaları tarafından bırakılmış ölümcül bir virüstür.

“İslam medeniyetinde bilgi, hikmet ve ahlak bir bütündür”

İslam fıtrat dinidir. Müslümanlar vasat, yani dengeli,  vahyi temel alan, aklı önemseyen, yapıcı, kucaklayıcı, müjdeleyici bir yaklaşımı kuşanan, bütün dünyaya, umut, huzur, güven veren bir ümmettir. Dolayısıyla kaba, sert, dışlayıcı, suçlayıcı, sanatı estetiği, nezaketi zarafeti öteleyen bir yaklaşımın hiç kimseye faydası olmayacağı gibi ümmetin vahdetine de büyük bir engel olacaktır. İslam medeniyetinde bilgi, hikmet ve ahlak bir bütündür. Bu bütünlüğe uymayan tavır ve davranışlar insanlık aklında ve kalbinde yer bulamaz.

“34. İl Müftüleri İstişare Toplantısı”nın sonuç bildirgesi 16 Mart Cuma günü açıklanacak.